Donnerstag, 9. April 2009

Tükenmez' den...


18

 

 

 

 

Gecenin bir vakti kabusla uyanmıştım. Gökyüzüyle ilgili ayrıntılarını hatırlayamadığım korkunç bir kabus. Bir anda yataktan kalkmış, pencereye yönelmiş buldum kendimi.

 

Yıldızları haddinden fazla parlak, ışıl ışıl bir geceydi. Sokaktaki bütün evler bu ışığı sırtlamış, ev sahiplerinin karanlığını korumaya çalışıyorlardı. Soluma baktığımda tabak büyüklüğünde bir dolunay, sağıma baktığımda da meşhur meşe ağacımız karşıladı beni.

Tam karşımdaysa Güneş’ in penceresi...

Pancurlar sıkıca kapanmış, geceyi içeri almamak için defalarca tembihlenmişlerdi. Oysaki Güneş bu geceyi görmeyi çok isterdi.

 

Yıldızları çok severdi.

Geceyi çok severdi. Çünkü karanlığı ve aydınlığı ikisi beraberken severdi.

İyiyi ve kötüyü.

 

Ben de onu neşesi ve üzüntüsü beraberken severdim. Dalgınlığıyla, takıntıları olmasa güzel yüzü, saçları, hatta tüm zerafeti eksik kalırdı. Zaman zaman fazla ciddi olmasa ardından gelecek rahatlığının, kahkahalarının, esprilerinin bir önemi olmazdı.

 

Onun bu geceyi görmesini çok isterdim.

Bir anda pancurlarını aralamasını ve o, koyu gecenin içinde düşüncelerini kaybetmişken; bir yandan da benim onu izlememe izin vermesini çok isterdim.

 

Karşı penceredeki olası her sahneyi gözümde canlandırmıştım. Gözlerimi oraya dikmis, Güneş’ in uyandığını ve cama çıktığını hayal ediyordum.

 

Aniden kırmızı pancurdan çıkan bir iki nazik tıkırtı ve gacırtıdan sonra tepede kocaman bir topuz yaptığı saçları ve yarım kollu beyaz geceliğiyle Güneş pencerede belirdi. Beni görmüştü biliyordum, pancuru açar açmaz görmüştü. Ama görmezden gelmeyi çok iyi biliyordu. Pencerenin kenarında yer alan taburesine oturdu ve onu bekleyen geceyi seyre daldı. Gözlerinde uyku mahmurluğundan eser yoktu. Yorgunluğu da onu terketmişti, tıpkı üzüntüsü gibi. O; yıldızları ve geceyi, aydınlıkla karanlığı bir arada bulmuş onları seyre dalmıştı. Ben de iniş-çıkışları, narinliği ve kararlılığı, şevkati ve acımasızlığı bir arada bulmuş ve karşı pencereyi seyre dalmıştım. Birkaç saat ne o ne ben hareket etmedik.

O gecenin içinde kaybolmuştu. Ben hatalarımın...

 

O belli ki geceyi seçmisti yokluğumda. Ben onu...

O geceyi istemişti yalnızlığında, ben karşı pencerede beni görmezden gelen hayali...

 

Ama onun bunların hiçbirinden haberi yoktu işte...

Tek kelime etmeden, beni yok sayarak bakmıştı gökyüzüne.

 

Yavaş yavaş hava aydınlanmaya başladı. Karanlık bitmişti. Hayaller, seyir ve gece yerini anlamsız bir güne bırakmıştı.

 

Ama o bir anda ayağa fırlamıştı. Güne büyük bir hevesle başlar gibi bir anda ayağa fırlamıştı.

 

Bense onun tavırlarından o gün için üstlendiği rolü anlamamıştım bile. Bütün gece onu orada tutan güçlü sevgiden haberim yoktu. Onu uykusundan alıkoyan kabusları, benim onbeş günlük yokluğumda da her gün aynı saatte geceyi seyrettiğini, sonra yeniden içeri girip ağladığını bilmiyordum. Hala içim titreyerek baktığım kızın ben karşı pencereye, ona bakarken giderek artan kalp atışlarını duymuyordum. Her gün bana delicesine kırgın olduğu halde sokağı gözleyen gözlerini görmüyor ve aramizdaki yirmi metrelik engeli aşıp kapısını çalamıyordum.

 

Bu kadar kör, bu kadar sağır ve bu kadar korkaktım işte...

 

 

Konuşmak istemez diyordum kendi kendime. Cesaret edemem...

Hayatıma devam etmem gerek diyordum.

Başka Güneş’ ler aramam gerek diyordum.

 

Yine de o geceyi takiben üç hafta boyunca her gece yarısı kendimi pencerede onu beklerken buldum.

O da üç hafta boyunca her gece yarısı ben pencereye çıktıktan birkaç dakika sonra kırmızı pancurlarını araladı.

 

Konuşmadı.

Yalnızca benim onu seyredişimi hissetti.

Ve geceyi dinledi.

Düzenli nefes alıp verişini duyar gibiydim. İri gözbebeklerini benden mümkün olduğunca uzağa diktiğinde, ben artık ondan başka yere odaklanamadığımı farkediyordum.

 

Güneş doğana kadar devam eden bu birkaç saat beni her dakika aramızdaki bağın gücüne daha da inandırıyordu. Bugüne kadar konuşarak paylaşamadıklarımızı, bu birkaç saatte konuşmadan paylaşıyorduk.

Zaten hiçbir zaman konuşmayı becerememiştik. Hep başkalarından söz etmiştik.

Hep genel konuşmuştuk.

Ama „ bizi „ konuşmaktan nedense hep çekinmiştik.

Oysa ben bizi yıpratanın bu olduğunu şimdi anlamıştım ve bu üç hafta boyunca sadece bu nedenle, ısrarla konuşmadım. Kendimi zor tuttuğum anlar oldu, ama tek kelime etmedim.

 

Bir gece her zamankinden daha erken çıktım pencereye.. Uyku tutmamıştı, bir an önce havanın iyice kararmasını ve gecenin koyulmasını dörtgözle bekliyordum.

 

Belli ki yalnız değildim. Karşı pencerenin kırmızı pancurları çoktan aralanmış, minik taburesine kurulmuş Güneş geceyi izlemeye başlamıştı bile. Çıkardığım seslerden benim geldiğimi anlamış ve bakışlarını bana doğrultmuştu.

 

O gece sırf bana baktı. Saatlerce sırf bana...

Karanlığı aydınlıkla delen yıldızları, ayı umursamadan sadece bana baktı. Hava yavaşça aydınlanmaya basladığında iyice aydınlanan yüzü ilk defa gülmüyordu.

Gözlerini gözlerime teslim etmiş, maskesini sıyırıp atmıştı. Bu benim tanıdığım Güneş’ ti. Oynadığı oyunda bir tek gözleriyle kendini ele veren Güneş. Bir tek gözleri yalan söyleyemeyen Güneş.

 

 

O gece belki son kez doya doya birbirimize bakıyorduk.

 

Sonlardan nefret ediyordum.

Ama

Uzun süren gece ardından doğan güneşle son buldu.

 

 

 

 

"Tükenmez": Ali'nin ağzından..


11

 

 

 

 

Eve girdiğimde annemi merdivenlerin başında otururken buldum. Başını iki elinin arasına sıkıştırmış, gözlerini holün koyu mermerlerine dikmişti. Onunla birlikte hafif öne doğru bükülmüş olan sırtı bir inip bir kalkıyordu ve hızlı ama kesik kesik aldığı nefes daha yeni içeri adım atmış benim bile kulaklarımdaydı. Donup kalmıştım, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Annemin herhangi bir şey için üzüldüğüne veya bu üzüntüsünü dışarıya yansıttığına ilk defa şahit oluyordum. O herşeyi olduğu gibi kabul eden, her zaman mutlu bir kadındı. Hizmet etmeyi severdi, sevdiklerini sevindirmeyi, onların hayatını kolaylastırmayı... Ne güleç yüzlüydü, ne de ağlak. İkisinin ortasıydı. Etrafında olanlara kayıtsız kalmaktı onu annem yapan özellik, kendi ailesinin dışına ilgisini taşırmamak. Bu yüzden eve gelip de karşılaştığım bu sahne, beni kendi başıma gelenlerden daha cok şaşırtmıştı. Tamam ben de olduğumdan farklıydim, daha duyarlı, daha yumuşak baslı bir insana dönüştürmüştü beni Güneş. Bir gün pat diye karşımıza taşınan komsularımız yüzünden beklentilerim azalmış, beklenmeyeni bekler olmuştum.

Ama ya annem? Ondaki değişimi de görüyordum birkaç haftadır. Neşe Hanım onun için birinci plandaydı son zamanlarda. Hayatı eskisi gibi değildi. Ev eski derli toplu ev değildi. Her şeyin ucunu bırakmış, belki genç kızken bile yaşamadığı bir heyecana kapılmıştı, neye karşı olduğu belli olmayan. Olur olmaz her şeye güler, yerinde duramaz olmuştu.

 

Ve en önemlisi kendine sonsuz güveni olan, üstüne başına, makyajına, kadınlığına özenen bir kadındı artık.

Bir keresinde sabah, odasının önünden geçerken aralık kapıdan görmüştüm: gardrobunun kapaklarını sonuna kadar açmış, yatağının üstüne oturmuştu annem, kıyafetlerini süzüyordu. Sonra birkaç askı kaptı dolaptan ve aynanın karşısına geçti. Bu seremoniyle ilk defa karşılaşmıştım. Annemi hep aynı renk, özensiz giysileriyle tanıdım ben. Uzun bol hırkalarının acemice iliklenmiş düğmeleriyle oynardım dört beş yaşlarındayken. Minik beyaz düğmeler, şimdi bile dolabı açıp en az yirmi eşini gösterebileceğim çelimsiz, kırık beyaz düğmeler. Sonra altı yaşına gelince bir anda büyümüştüm. Düğmelerden çektim ellerimi, kırık beyaz o çelimsiz düğmelerle ilgilenmez oldum. Hedeflerime, projelerime daldım, kayboldum. Adam oldum. İsteklerim kafamda şekillenmeye ve hayatımı yönlendirmeye basladı. O kadar katı, o kadar kararlı oldum ki; başkalarının zayıflıkları bile beni rahatsız ediyordu.

 

Altı yaşındayken annesinin zayıflığının farkında, büyük, güçlü, yapabileceklerine güveni tam bir çocuktum.

Ve kendime hayrandım. Ailemden ve çevremden bu kadar soyutlanabildiğim, onlardan olabildiğince farklı olmakta direttiğim için kendime hayrandım.

Ama şimdi, on yedi yaşımda bütün çabalarıma rağmen olmak istediğim yerde olamadığımı farkediyordum.

Hayran olduğum o insan değildim artık.

Kendi zayıflığımın farkında, büyük ve güçlü olmayan, artık yapamayacaklarını da kabul edebilen bir çocuk olmuştum.

Ve bu yepyeni benin yanında, altı yaşında, dünyadan haberi olmayan bir çocugun begenmedigi, zayıf gördüğü annesi duruyordu. Yıllar sonra bile değişime ayak uydurabilen, kendini yeniden yaratmak icin çırpınan annesi. Bugüne dek olmadığı kadar güçlü ve herkesten daha yenilmez annesi.

 

Bu anne duruyordu eve yeni giren, gözlerini yere dikmiş annesine ne diyeceğini şaşırmış, tutuk çocuğun karşısında. Bu anneydi on yedi yıldır hayatını inşa ettiği oğlundan gelecek ufacık teselliye ihtiyaç duyan.

Ama kapının açıldığını farkettiği an gözlerini yerden kaldırmadan olduğu yerde dönüp merdivenleri çıkmaya başlamıştı. Bense onun ağlamaktan şişmis gözlerini yalnızca birkaç saniye görebildim.

 

Hızlı hızlı çıktı merdivenleri, ayağını yere vura vura.

Sonra kayboldu.

Sonra yine annem oldu.

 

"Tükenmez" ' den...


 

5

 

 

 

 

 

 

 

 

 

" Anahtarını al, evde olmayabilirim" demişti annem. Ucunda iki küçük anahtar sallanan metal parçayı kapıp, çekiverdim kapıyı... Biraz yürüyecektim, belki bir iki arkadaşa uğrardım, on yedi yaşında bir gencin yaz aktiviteleri işte.

Gezer, yine gezer, sıkılır, eve dönerdim.

Yeşil bahçemiz dört bir yanındaki çiçeklerle gökkuşağının tüm renklerine ve tonlarına boyanmıştı her yaz olduğu gibi. Belli ki onlar da bu sabah sulanmışlardı... Rüzgar, her biri birbirinden diri yaprakların üzerindeki su damlalarını nazikçe sarsıyordu. Yerdeki beyaz taşların bile arasından bitkiler fışkırmış, hepsi güneşten nasiplerini almaya çalışıyorlardı.

Beyaz demir kapıyı araladım ve arasından kolayca sıyrıldım. Eskiden tam karşımızda oturan Füsun Teyze’ nin evini görmemek icin sokağa adım atar atmaz gözlerimi yere indirdim.

O benim hayatım boyunca teşekkür borçlu olacağım insanlardandı. Beni her fırsatta koruyan, bana doğru dürüst olmayı öğreten insandı.. Belki de bana manevi anlamda annelik yapan, düsüncelerime, davranışlarıma, her şeyden önce benim bir birey olarak kisiliğime saygı duyan tek insandı. Duruşuna, yürüyüşüne, özgüvenine ve kendiyle barışıklığına hep hayrandım. Her yeni yaşı ona yeni güzellikler katardı. Upuzun bakımlı saçlarını omuzlarına serip, seri adımlarla sokağı turlamasına bayılırdım. Tarifini kimseye vermediği leziz kurabiyelerine bayılırdım. Bisikletten düştüğümde ya da top oynarken bir yerimi yaraladığımda, kısacası her canım acıdığında içinde bir şeyler kopan sıcacık kalbine bayılırdım. O; dedemin hayatı boyunca unutamadığı büyük aşkıydı. O;  dedemi hayatı boyunca unutmadığı halde asla kendinden ödün vermemiş büyük bir kadındı. O; tepeden tırnağa saygı duyulacak, hayran olunacak bir kadındı. Füsun Teyze’ ydi. Kendimi bildim bileli hikayelerini dinlediğim kadındı, Füsun Teyze hep vardı. Dedemin kalbindeydi, aklındaydı, hikayelerindeydi, hep ertelediği mutluluk hayallerindeydi. Dedem tüm bu hayalleri icin geç kalabileceğini hiç düşünmemişti, bir saniye bile. Zamanın akıp gittiğine inanmıyordu sanki, kendi gibi herkesin zamana meydan okuduğunu zannediyordu. Etrafındaki her şeyin kalıcılığına alışmıştı. Acele etmesi yersizdi. Ne de olsa Füsun Teyze bir ay öncesine kadar hep vardı.. Bir anda yok olacağı kimin aklına gelirdi...

 

Bu yüzden bir aydır evden çıkarken karşı eve bakamıyordum işte. Kazara evi görecek olsam haberi aldığımız o cumarteside buluyordum kendimi. Dedemin bizde olduğu ve bana yine büyük aşkını anlattığı cumarteside.

Hep yakındığı bir şeyler vardı dedemin.

Kimsenin çözemediği bir sıkıntısı.

Kimseyle değil, belli ki sadece kendiyle ilgili bir sıkıntısı.

Tüm bunları neden bana anlatıyordu. Hala Füsun Teyze’ yi her görüşünde içinin titrediğini biliyordum. Ama o karşıma geçmiş, bana anlatıyordu her şeyi. Karşı evle aralarında yirmi metre bile yoktu, onu tutan neydi anlam veremiyordum. Füsun Teyze’ nin kapısına dayanıp, asla kapanmamış bu defteri tekrar açmasını ve artık mutluluğun hayaliyle yetinmeyip, kendisiyle tanışmasını engelleyen kuvvet neydi?? Bu kadar özlem duyduğu, bu kadar sevdiği, biricik Füsun Teyze’ m bunları duymayı haketmeyecek biri miydi?...

 

 

 

Ben daha cesaretimi toplayıp, bunu dedeme soramamışken bir ambulans sesiyle irkilmiştik.. Hiçbir ses bu kadar yaralayıcı, bu kadar tüyler ürpertici olamazdı.  Dedem haberi böyle almıştı işte. Ömür boyu kalbinde taşıdığı kadınla son bir kez konuşamadan almıştı bu haberi.

 

 

Bu yüzden evden dışarı her adım attığımda dedemin o anki ifadesi karşılıyordu beni, bu büyük şokla sarsılan dedemin çaresiz ifadesi.

İçim burkuluyor her seferinde.

Her seferinde ideallerimin daha da içine gömüyorum kendimi.

Kimse beni böyle üzemesin, ben de kimseyi böyle üzmeyeyim diye...

Kimseye bağlanmayayım, geri dönüp baktığımda arkamda hiçbir pişmanlık bulmayayım diye...

 

Ve hep kaçmakta buluyorum çareyi..

Dedem olmamak için…

 

Tüm bu düşüncelerle çalkalanan beynim karmakarışıktı.

Arkamdan kapattığım bahçe kapısının beni yine üzeceğini biliyordum. Beni sokağa atacaktı. Gerçeklerle yüzleşmeye itecekti. Ve ben karşımdaki evi görüp, o cumartesi günkü ambulans sesiyle irkilecektim yeniden. Bahçe kapısını çekerken, sokağa ilk adımımı atarken, yere dikilmiş bakışlarımı karşı eve çevirirken ve acınası bir ifadeyle anılara hapsolurkenki her detayı görüyordum şimdiden. Her detay kare kare canlanıyordu gözümde.

Yüzleşmek zorundaydım. Evden çıkmadan yaşayamazdım. Hayatımdan vazgeçemezdim.

 

Bu yüzden üzülmeyi göze alarak çıktım dışarı.

Kendimi her zaman olduğum gibi cesur hissederek…

 

Ama bu sefer sokağa çıktığımda tek hissettiğim şey şaşkınlıktı... Karşılaştığım manzara; üzülmeme, anılarımın canlanmasına, tüm yokuşu tırmanana kadar kafamı yiyip bitirecek düşüncelere engel olmuştu. Tüm karışık duygular terketmişti beni, yalnızca şaşkındım.

 

Füsun Teyze’ nin kırmızı pancurlu ahşap evinin önünde duran devasa kamyon karşıladı beni, o cumartesi günü yerine.. En az iki evi yerleştirmeye yetecek kadar esya taşıyabilecek büyüklükte bir kamyon… Kırmızı pancurlu evin tam önünde durmuş, sahiplerinin onu taşıdığı yüklerden bir an önce kurtarmasını diliyordu…

 

Evin bahçe kapısı aralıktı.

 

Bir kadınla bir adamı seçebiliyordum uzaktan..

Aa, pardon bir de bir kız. Genç bir kız, benim yaşlarımda.

 

Adam kamyonun yanına yaklaştı ve kaldırımın kenarında

onu bekleyen taşımacıya bir şeyler anlatmaya başladı.

O an anladım. Füsun Teyze’ nin evi doluyordu, hep boş kalacak değildi ya.

Üzülmedim, garipsemedim de…

Kim bilir belki o ev beni ürkütmemeye başlardı sahipleri değişince.

Belki zaman üzüntüleri biraz olsun hafifletebilir, unutturabilirdi.

 

Ya da aynı zaman bana büyük sürprizini yapıp, beni ben olmaktan uzaklaştırabilirdi.

 

 

 

Ayaklarımı çeviremiyordum, amacım yalnızca biraz gezinmek, bu boş yaz gününü yaşamakti. Ama birkaç dakikadır benimle savaşan merakım konuşmaları dinlememi istiyordu. Hic kıpırdamadım. Nedense kendimi kamyonun arkasında emniyette hissediyordum. Yeni komsularımızı inceleme fırsatını bu kamyona borçluydum.

 

Eşyalar birer birer içeri taşınmaya başladı. Ev sahipleri kapının ağzından her geçen antika mobilyaya ürkerek bakıyorlardı. Taşıyıcılar bile onların bu özenini farketmiş, eşyaların büyük bölümünü taşıdıkları halde güvenilmenin verdiği yorucu gerginliği üzerlerinden atamamışlardı.

 

Özellikle de genç kızın kendi eşyaları taşınırkenki huzursuzluğu dikkatimi çekmişti.

Bir anda bahçeye fırlamış ve yüzünde yalvaran bir ifadeyle harıl harıl bir şeyler anlatmaya başlamıştı.

Belli ki eşyalar onun için de önemliydi.

Ya da o eşyalar onun için önemli olanlardan yalnızca bir tanesiydi.

Kocaman gözlerindeki ciddi ifade, değer verdiklerine olan hassaslığını; yarım saattir ayakta durmasına karşın yorgunluğuna meydan okuyan dik omuzları da, onun hayata karşı duruşunu özetliyorlardi.

 

Ne garip… O da tıpkı ailesi gibi yepyeni bir hayata başlıyordu. Tamamen yerleştikten, yeni evini benimsedikten ve artık kendini buraya ait hissettikten sonra geçmişte yaşadıklarının hiçbir önemi kalmayacaktı. Aklı bir yerde kalmış gibi değildi. Belli ki buraya geldiğine mutluydu.. Onu sürekli geçmişe götürecek anıları, hayattan soyutlayacak hayalleri yok gibiydi. Gercekçi ve mantıklı gözüküyordu. İnatçı ve kararlı duruyordu.

Sabırlı ve güçlü...

Üzerindeki telaş yalnızca eşyalarını korumanın telaşıydı. Heyecansa yeni hayatına başlamanın, bir saat sonrasını bile bilememenin heyecan. Bana oldukça yabancı bir heyecan…

 

Evet, en çok da benden farklıydı...