
5
" Anahtarını al, evde olmayabilirim" demişti annem. Ucunda iki küçük anahtar sallanan metal parçayı kapıp, çekiverdim kapıyı... Biraz yürüyecektim, belki bir iki arkadaşa uğrardım, on yedi yaşında bir gencin yaz aktiviteleri işte.
Gezer, yine gezer, sıkılır, eve dönerdim.
Yeşil bahçemiz dört bir yanındaki çiçeklerle gökkuşağının tüm renklerine ve tonlarına boyanmıştı her yaz olduğu gibi. Belli ki onlar da bu sabah sulanmışlardı... Rüzgar, her biri birbirinden diri yaprakların üzerindeki su damlalarını nazikçe sarsıyordu. Yerdeki beyaz taşların bile arasından bitkiler fışkırmış, hepsi güneşten nasiplerini almaya çalışıyorlardı.
Beyaz demir kapıyı araladım ve arasından kolayca sıyrıldım. Eskiden tam karşımızda oturan Füsun Teyze’ nin evini görmemek icin sokağa adım atar atmaz gözlerimi yere indirdim.
O benim hayatım boyunca teşekkür borçlu olacağım insanlardandı. Beni her fırsatta koruyan, bana doğru dürüst olmayı öğreten insandı.. Belki de bana manevi anlamda annelik yapan, düsüncelerime, davranışlarıma, her şeyden önce benim bir birey olarak kisiliğime saygı duyan tek insandı. Duruşuna, yürüyüşüne, özgüvenine ve kendiyle barışıklığına hep hayrandım. Her yeni yaşı ona yeni güzellikler katardı. Upuzun bakımlı saçlarını omuzlarına serip, seri adımlarla sokağı turlamasına bayılırdım. Tarifini kimseye vermediği leziz kurabiyelerine bayılırdım. Bisikletten düştüğümde ya da top oynarken bir yerimi yaraladığımda, kısacası her canım acıdığında içinde bir şeyler kopan sıcacık kalbine bayılırdım. O; dedemin hayatı boyunca unutamadığı büyük aşkıydı. O; dedemi hayatı boyunca unutmadığı halde asla kendinden ödün vermemiş büyük bir kadındı. O; tepeden tırnağa saygı duyulacak, hayran olunacak bir kadındı. Füsun Teyze’ ydi. Kendimi bildim bileli hikayelerini dinlediğim kadındı, Füsun Teyze hep vardı. Dedemin kalbindeydi, aklındaydı, hikayelerindeydi, hep ertelediği mutluluk hayallerindeydi. Dedem tüm bu hayalleri icin geç kalabileceğini hiç düşünmemişti, bir saniye bile. Zamanın akıp gittiğine inanmıyordu sanki, kendi gibi herkesin zamana meydan okuduğunu zannediyordu. Etrafındaki her şeyin kalıcılığına alışmıştı. Acele etmesi yersizdi. Ne de olsa Füsun Teyze bir ay öncesine kadar hep vardı.. Bir anda yok olacağı kimin aklına gelirdi...
Bu yüzden bir aydır evden çıkarken karşı eve bakamıyordum işte. Kazara evi görecek olsam haberi aldığımız o cumarteside buluyordum kendimi. Dedemin bizde olduğu ve bana yine büyük aşkını anlattığı cumarteside.
Hep yakındığı bir şeyler vardı dedemin.
Kimsenin çözemediği bir sıkıntısı.
Kimseyle değil, belli ki sadece kendiyle ilgili bir sıkıntısı.
Tüm bunları neden bana anlatıyordu. Hala Füsun Teyze’ yi her görüşünde içinin titrediğini biliyordum. Ama o karşıma geçmiş, bana anlatıyordu her şeyi. Karşı evle aralarında yirmi metre bile yoktu, onu tutan neydi anlam veremiyordum. Füsun Teyze’ nin kapısına dayanıp, asla kapanmamış bu defteri tekrar açmasını ve artık mutluluğun hayaliyle yetinmeyip, kendisiyle tanışmasını engelleyen kuvvet neydi?? Bu kadar özlem duyduğu, bu kadar sevdiği, biricik Füsun Teyze’ m bunları duymayı haketmeyecek biri miydi?...
Ben daha cesaretimi toplayıp, bunu dedeme soramamışken bir ambulans sesiyle irkilmiştik.. Hiçbir ses bu kadar yaralayıcı, bu kadar tüyler ürpertici olamazdı. Dedem haberi böyle almıştı işte. Ömür boyu kalbinde taşıdığı kadınla son bir kez konuşamadan almıştı bu haberi.
Bu yüzden evden dışarı her adım attığımda dedemin o anki ifadesi karşılıyordu beni, bu büyük şokla sarsılan dedemin çaresiz ifadesi.
İçim burkuluyor her seferinde.
Her seferinde ideallerimin daha da içine gömüyorum kendimi.
Kimse beni böyle üzemesin, ben de kimseyi böyle üzmeyeyim diye...
Kimseye bağlanmayayım, geri dönüp baktığımda arkamda hiçbir pişmanlık bulmayayım diye...
Ve hep kaçmakta buluyorum çareyi..
Dedem olmamak için…
Tüm bu düşüncelerle çalkalanan beynim karmakarışıktı.
Arkamdan kapattığım bahçe kapısının beni yine üzeceğini biliyordum. Beni sokağa atacaktı. Gerçeklerle yüzleşmeye itecekti. Ve ben karşımdaki evi görüp, o cumartesi günkü ambulans sesiyle irkilecektim yeniden. Bahçe kapısını çekerken, sokağa ilk adımımı atarken, yere dikilmiş bakışlarımı karşı eve çevirirken ve acınası bir ifadeyle anılara hapsolurkenki her detayı görüyordum şimdiden. Her detay kare kare canlanıyordu gözümde.
Yüzleşmek zorundaydım. Evden çıkmadan yaşayamazdım. Hayatımdan vazgeçemezdim.
Bu yüzden üzülmeyi göze alarak çıktım dışarı.
Kendimi her zaman olduğum gibi cesur hissederek…
Ama bu sefer sokağa çıktığımda tek hissettiğim şey şaşkınlıktı... Karşılaştığım manzara; üzülmeme, anılarımın canlanmasına, tüm yokuşu tırmanana kadar kafamı yiyip bitirecek düşüncelere engel olmuştu. Tüm karışık duygular terketmişti beni, yalnızca şaşkındım.
Füsun Teyze’ nin kırmızı pancurlu ahşap evinin önünde duran devasa kamyon karşıladı beni, o cumartesi günü yerine.. En az iki evi yerleştirmeye yetecek kadar esya taşıyabilecek büyüklükte bir kamyon… Kırmızı pancurlu evin tam önünde durmuş, sahiplerinin onu taşıdığı yüklerden bir an önce kurtarmasını diliyordu…
Evin bahçe kapısı aralıktı.
Bir kadınla bir adamı seçebiliyordum uzaktan..
Aa, pardon bir de bir kız. Genç bir kız, benim yaşlarımda.
Adam kamyonun yanına yaklaştı ve kaldırımın kenarında
onu bekleyen taşımacıya bir şeyler anlatmaya başladı.
O an anladım. Füsun Teyze’ nin evi doluyordu, hep boş kalacak değildi ya.
Üzülmedim, garipsemedim de…
Kim bilir belki o ev beni ürkütmemeye başlardı sahipleri değişince.
Belki zaman üzüntüleri biraz olsun hafifletebilir, unutturabilirdi.
Ya da aynı zaman bana büyük sürprizini yapıp, beni ben olmaktan uzaklaştırabilirdi.
Ayaklarımı çeviremiyordum, amacım yalnızca biraz gezinmek, bu boş yaz gününü yaşamakti. Ama birkaç dakikadır benimle savaşan merakım konuşmaları dinlememi istiyordu. Hic kıpırdamadım. Nedense kendimi kamyonun arkasında emniyette hissediyordum. Yeni komsularımızı inceleme fırsatını bu kamyona borçluydum.
Eşyalar birer birer içeri taşınmaya başladı. Ev sahipleri kapının ağzından her geçen antika mobilyaya ürkerek bakıyorlardı. Taşıyıcılar bile onların bu özenini farketmiş, eşyaların büyük bölümünü taşıdıkları halde güvenilmenin verdiği yorucu gerginliği üzerlerinden atamamışlardı.
Özellikle de genç kızın kendi eşyaları taşınırkenki huzursuzluğu dikkatimi çekmişti.
Bir anda bahçeye fırlamış ve yüzünde yalvaran bir ifadeyle harıl harıl bir şeyler anlatmaya başlamıştı.
Belli ki eşyalar onun için de önemliydi.
Ya da o eşyalar onun için önemli olanlardan yalnızca bir tanesiydi.
Kocaman gözlerindeki ciddi ifade, değer verdiklerine olan hassaslığını; yarım saattir ayakta durmasına karşın yorgunluğuna meydan okuyan dik omuzları da, onun hayata karşı duruşunu özetliyorlardi.
Ne garip… O da tıpkı ailesi gibi yepyeni bir hayata başlıyordu. Tamamen yerleştikten, yeni evini benimsedikten ve artık kendini buraya ait hissettikten sonra geçmişte yaşadıklarının hiçbir önemi kalmayacaktı. Aklı bir yerde kalmış gibi değildi. Belli ki buraya geldiğine mutluydu.. Onu sürekli geçmişe götürecek anıları, hayattan soyutlayacak hayalleri yok gibiydi. Gercekçi ve mantıklı gözüküyordu. İnatçı ve kararlı duruyordu.
Sabırlı ve güçlü...
Üzerindeki telaş yalnızca eşyalarını korumanın telaşıydı. Heyecansa yeni hayatına başlamanın, bir saat sonrasını bile bilememenin heyecan. Bana oldukça yabancı bir heyecan…
Evet, en çok da benden farklıydı...
Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen