
18
Gecenin bir vakti kabusla uyanmıştım. Gökyüzüyle ilgili ayrıntılarını hatırlayamadığım korkunç bir kabus. Bir anda yataktan kalkmış, pencereye yönelmiş buldum kendimi.
Yıldızları haddinden fazla parlak, ışıl ışıl bir geceydi. Sokaktaki bütün evler bu ışığı sırtlamış, ev sahiplerinin karanlığını korumaya çalışıyorlardı. Soluma baktığımda tabak büyüklüğünde bir dolunay, sağıma baktığımda da meşhur meşe ağacımız karşıladı beni.
Tam karşımdaysa Güneş’ in penceresi...
Pancurlar sıkıca kapanmış, geceyi içeri almamak için defalarca tembihlenmişlerdi. Oysaki Güneş bu geceyi görmeyi çok isterdi.
Yıldızları çok severdi.
Geceyi çok severdi. Çünkü karanlığı ve aydınlığı ikisi beraberken severdi.
İyiyi ve kötüyü.
Ben de onu neşesi ve üzüntüsü beraberken severdim. Dalgınlığıyla, takıntıları olmasa güzel yüzü, saçları, hatta tüm zerafeti eksik kalırdı. Zaman zaman fazla ciddi olmasa ardından gelecek rahatlığının, kahkahalarının, esprilerinin bir önemi olmazdı.
Onun bu geceyi görmesini çok isterdim.
Bir anda pancurlarını aralamasını ve o, koyu gecenin içinde düşüncelerini kaybetmişken; bir yandan da benim onu izlememe izin vermesini çok isterdim.
Karşı penceredeki olası her sahneyi gözümde canlandırmıştım. Gözlerimi oraya dikmis, Güneş’ in uyandığını ve cama çıktığını hayal ediyordum.
Aniden kırmızı pancurdan çıkan bir iki nazik tıkırtı ve gacırtıdan sonra tepede kocaman bir topuz yaptığı saçları ve yarım kollu beyaz geceliğiyle Güneş pencerede belirdi. Beni görmüştü biliyordum, pancuru açar açmaz görmüştü. Ama görmezden gelmeyi çok iyi biliyordu. Pencerenin kenarında yer alan taburesine oturdu ve onu bekleyen geceyi seyre daldı. Gözlerinde uyku mahmurluğundan eser yoktu. Yorgunluğu da onu terketmişti, tıpkı üzüntüsü gibi. O; yıldızları ve geceyi, aydınlıkla karanlığı bir arada bulmuş onları seyre dalmıştı. Ben de iniş-çıkışları, narinliği ve kararlılığı, şevkati ve acımasızlığı bir arada bulmuş ve karşı pencereyi seyre dalmıştım. Birkaç saat ne o ne ben hareket etmedik.
O gecenin içinde kaybolmuştu. Ben hatalarımın...
O belli ki geceyi seçmisti yokluğumda. Ben onu...
O geceyi istemişti yalnızlığında, ben karşı pencerede beni görmezden gelen hayali...
Ama onun bunların hiçbirinden haberi yoktu işte...
Tek kelime etmeden, beni yok sayarak bakmıştı gökyüzüne.
Yavaş yavaş hava aydınlanmaya başladı. Karanlık bitmişti. Hayaller, seyir ve gece yerini anlamsız bir güne bırakmıştı.
Ama o bir anda ayağa fırlamıştı. Güne büyük bir hevesle başlar gibi bir anda ayağa fırlamıştı.
Bense onun tavırlarından o gün için üstlendiği rolü anlamamıştım bile. Bütün gece onu orada tutan güçlü sevgiden haberim yoktu. Onu uykusundan alıkoyan kabusları, benim onbeş günlük yokluğumda da her gün aynı saatte geceyi seyrettiğini, sonra yeniden içeri girip ağladığını bilmiyordum. Hala içim titreyerek baktığım kızın ben karşı pencereye, ona bakarken giderek artan kalp atışlarını duymuyordum. Her gün bana delicesine kırgın olduğu halde sokağı gözleyen gözlerini görmüyor ve aramizdaki yirmi metrelik engeli aşıp kapısını çalamıyordum.
Bu kadar kör, bu kadar sağır ve bu kadar korkaktım işte...
Konuşmak istemez diyordum kendi kendime. Cesaret edemem...
Hayatıma devam etmem gerek diyordum.
Başka Güneş’ ler aramam gerek diyordum.
Yine de o geceyi takiben üç hafta boyunca her gece yarısı kendimi pencerede onu beklerken buldum.
O da üç hafta boyunca her gece yarısı ben pencereye çıktıktan birkaç dakika sonra kırmızı pancurlarını araladı.
Konuşmadı.
Yalnızca benim onu seyredişimi hissetti.
Ve geceyi dinledi.
Düzenli nefes alıp verişini duyar gibiydim. İri gözbebeklerini benden mümkün olduğunca uzağa diktiğinde, ben artık ondan başka yere odaklanamadığımı farkediyordum.
Güneş doğana kadar devam eden bu birkaç saat beni her dakika aramızdaki bağın gücüne daha da inandırıyordu. Bugüne kadar konuşarak paylaşamadıklarımızı, bu birkaç saatte konuşmadan paylaşıyorduk.
Zaten hiçbir zaman konuşmayı becerememiştik. Hep başkalarından söz etmiştik.
Hep genel konuşmuştuk.
Ama „ bizi „ konuşmaktan nedense hep çekinmiştik.
Oysa ben bizi yıpratanın bu olduğunu şimdi anlamıştım ve bu üç hafta boyunca sadece bu nedenle, ısrarla konuşmadım. Kendimi zor tuttuğum anlar oldu, ama tek kelime etmedim.
Bir gece her zamankinden daha erken çıktım pencereye.. Uyku tutmamıştı, bir an önce havanın iyice kararmasını ve gecenin koyulmasını dörtgözle bekliyordum.
Belli ki yalnız değildim. Karşı pencerenin kırmızı pancurları çoktan aralanmış, minik taburesine kurulmuş Güneş geceyi izlemeye başlamıştı bile. Çıkardığım seslerden benim geldiğimi anlamış ve bakışlarını bana doğrultmuştu.
O gece sırf bana baktı. Saatlerce sırf bana...
Karanlığı aydınlıkla delen yıldızları, ayı umursamadan sadece bana baktı. Hava yavaşça aydınlanmaya basladığında iyice aydınlanan yüzü ilk defa gülmüyordu.
Gözlerini gözlerime teslim etmiş, maskesini sıyırıp atmıştı. Bu benim tanıdığım Güneş’ ti. Oynadığı oyunda bir tek gözleriyle kendini ele veren Güneş. Bir tek gözleri yalan söyleyemeyen Güneş.
O gece belki son kez doya doya birbirimize bakıyorduk.
Sonlardan nefret ediyordum.
Ama
Uzun süren gece ardından doğan güneşle son buldu.
Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen