Donnerstag, 9. April 2009

"Tükenmez": Ali'nin ağzından..


11

 

 

 

 

Eve girdiğimde annemi merdivenlerin başında otururken buldum. Başını iki elinin arasına sıkıştırmış, gözlerini holün koyu mermerlerine dikmişti. Onunla birlikte hafif öne doğru bükülmüş olan sırtı bir inip bir kalkıyordu ve hızlı ama kesik kesik aldığı nefes daha yeni içeri adım atmış benim bile kulaklarımdaydı. Donup kalmıştım, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Annemin herhangi bir şey için üzüldüğüne veya bu üzüntüsünü dışarıya yansıttığına ilk defa şahit oluyordum. O herşeyi olduğu gibi kabul eden, her zaman mutlu bir kadındı. Hizmet etmeyi severdi, sevdiklerini sevindirmeyi, onların hayatını kolaylastırmayı... Ne güleç yüzlüydü, ne de ağlak. İkisinin ortasıydı. Etrafında olanlara kayıtsız kalmaktı onu annem yapan özellik, kendi ailesinin dışına ilgisini taşırmamak. Bu yüzden eve gelip de karşılaştığım bu sahne, beni kendi başıma gelenlerden daha cok şaşırtmıştı. Tamam ben de olduğumdan farklıydim, daha duyarlı, daha yumuşak baslı bir insana dönüştürmüştü beni Güneş. Bir gün pat diye karşımıza taşınan komsularımız yüzünden beklentilerim azalmış, beklenmeyeni bekler olmuştum.

Ama ya annem? Ondaki değişimi de görüyordum birkaç haftadır. Neşe Hanım onun için birinci plandaydı son zamanlarda. Hayatı eskisi gibi değildi. Ev eski derli toplu ev değildi. Her şeyin ucunu bırakmış, belki genç kızken bile yaşamadığı bir heyecana kapılmıştı, neye karşı olduğu belli olmayan. Olur olmaz her şeye güler, yerinde duramaz olmuştu.

 

Ve en önemlisi kendine sonsuz güveni olan, üstüne başına, makyajına, kadınlığına özenen bir kadındı artık.

Bir keresinde sabah, odasının önünden geçerken aralık kapıdan görmüştüm: gardrobunun kapaklarını sonuna kadar açmış, yatağının üstüne oturmuştu annem, kıyafetlerini süzüyordu. Sonra birkaç askı kaptı dolaptan ve aynanın karşısına geçti. Bu seremoniyle ilk defa karşılaşmıştım. Annemi hep aynı renk, özensiz giysileriyle tanıdım ben. Uzun bol hırkalarının acemice iliklenmiş düğmeleriyle oynardım dört beş yaşlarındayken. Minik beyaz düğmeler, şimdi bile dolabı açıp en az yirmi eşini gösterebileceğim çelimsiz, kırık beyaz düğmeler. Sonra altı yaşına gelince bir anda büyümüştüm. Düğmelerden çektim ellerimi, kırık beyaz o çelimsiz düğmelerle ilgilenmez oldum. Hedeflerime, projelerime daldım, kayboldum. Adam oldum. İsteklerim kafamda şekillenmeye ve hayatımı yönlendirmeye basladı. O kadar katı, o kadar kararlı oldum ki; başkalarının zayıflıkları bile beni rahatsız ediyordu.

 

Altı yaşındayken annesinin zayıflığının farkında, büyük, güçlü, yapabileceklerine güveni tam bir çocuktum.

Ve kendime hayrandım. Ailemden ve çevremden bu kadar soyutlanabildiğim, onlardan olabildiğince farklı olmakta direttiğim için kendime hayrandım.

Ama şimdi, on yedi yaşımda bütün çabalarıma rağmen olmak istediğim yerde olamadığımı farkediyordum.

Hayran olduğum o insan değildim artık.

Kendi zayıflığımın farkında, büyük ve güçlü olmayan, artık yapamayacaklarını da kabul edebilen bir çocuk olmuştum.

Ve bu yepyeni benin yanında, altı yaşında, dünyadan haberi olmayan bir çocugun begenmedigi, zayıf gördüğü annesi duruyordu. Yıllar sonra bile değişime ayak uydurabilen, kendini yeniden yaratmak icin çırpınan annesi. Bugüne dek olmadığı kadar güçlü ve herkesten daha yenilmez annesi.

 

Bu anne duruyordu eve yeni giren, gözlerini yere dikmiş annesine ne diyeceğini şaşırmış, tutuk çocuğun karşısında. Bu anneydi on yedi yıldır hayatını inşa ettiği oğlundan gelecek ufacık teselliye ihtiyaç duyan.

Ama kapının açıldığını farkettiği an gözlerini yerden kaldırmadan olduğu yerde dönüp merdivenleri çıkmaya başlamıştı. Bense onun ağlamaktan şişmis gözlerini yalnızca birkaç saniye görebildim.

 

Hızlı hızlı çıktı merdivenleri, ayağını yere vura vura.

Sonra kayboldu.

Sonra yine annem oldu.

 

1 Kommentar:

  1. mach bloss so weiter tatlim! Yasam tecrubesi, mantik ve duygudan olusan lezziz bir kokteyl;)Mucksss

    AntwortenLöschen